ANKARA BİZİ BAŞTAN ÇIKARIYOR
Bu kent bir Akdeniz kenti değildir... bir Mezopotamya, Makedonya, Flander veya
Germen kentleri gibi de değildir...
Bu kent bir bozkır ülkesinin kervansaray başkentidir... ne yöne gidilirse
gidilsin, yolcunun mutlaka uğradığı,
yolunun düştüğü bir kavşak... kültür, bilgi, ticaret ve insan değiş tokuşuna
tanık olan ama kendi müzmin bozkır
ikliminden ödün vermeyen bir kent... bekleyen, sabırla yazgıyla bekleyen hep
bekleyen... Beklemeyi uğraş ve huy
edinmiş insanların yurdu... toprak ve düş adamlarının... gölgeleri ne uzun ne
kısa ancak kendi kadar olan adamların
diyarı... aynasına ve gölgesine baktığında yüzünde yazılı hikmetler ve illetleri
okuyabilen insanların...
Güneş en çok akşama düşende hayata renk katar bu kentte... bir de doğan günü
erken karşılayanlar bilir güneşin duru,
soluk ama taptaze lezzetini... bir de yağmur tutkunları... onlar ki, başıboş,
hudutsuz ve alabildiğince hür olan
bozkırda bulutlara tutunmak için at koştururlar bıkmadan,tükenmeden... hayatları
böyledir...Bir renge tutunmak, bir
sevince çengel atmak veya bir işe bel bağlamak...naif ama sağlam tutumlar,
tutamaklar... sanırsınız ki, konuşmaya
başladıklarında tüm bir dünya kapıların hemen ardındadır... ama ne dense çoğu
açıp çıkmaz o kapıdan... kendilerini
hanelerine, iç alemlerine saklarlar... hanelerini sırtlarında taşırlar...
kimlikleri ceplerinde ve dillerindedir...
başka yörelerde, illerde, kentlerde onlara rastlarsanız hemen bilirsiniz
sırtlarındaki hanelerden... tutunmak,
bağlanmak ve kökleşmek... Ankara adının Ankyra'dan geldiğine rivayet edilir...
Galatça "çapa" demekmiş... adını
koyan ne güzel koymuş... sanki bilerek koymuş...toprağa çapa atanların kenti...
hayata çapa atarak tutunanların...
çapasından güç bularak dört yöne yöne salınanların... bu kentte "tutunmak" fiili
o denli ruhumuzun iklimlerine
işlemiştir ki... bizim için önümüze çıkan her şey kalıcı sayılarak kabul
görür... her ses, her insan, her sevda,
her mekan, her şey her şey kalıcı olduğunu düşünülerek kıymetlendirilir...
kahvelere, hanelere, işliklere gidin,
kulak verin seslere söylenenlere... bugün var, yarın yok geçiciliklerden ziyade
kadim nirengilerin dilerde
dolaştığını işiteceksiniz...dinleyin hele... dinleyin...
Toprağa çapa atan insanların ülkesinde, yüzyıllardır kasvet ve ağırlık
hükümranlığı sürdürmektedir... yabancılar
ruhlarının karardığına dertlenmektedir, zaman zaman... bizleri taşralı sayarak
küçümsemekte ve yok saymaktadırlar...
ama hallerimizin, mevcutluklarımızın, adetlerimizin hızla değişmekte olduğunu
gözden kaçırmaktadır, böyle ifadelerin
sahipleri... doğanın kentimizden esirgediği elle tutulur güzelliklerin, aslında
bozkırda da filizlenebildiğini ve
ruhlarımızda yeşerdiğini anlamamaktadırlar...hürriyetin ciğerlerini rüzgarla
doldurmak yeteneği olduğunu... ve dahi,
çapalarımızın rüzgarı solurken bizlere asla engel olmadığını bilmemektedirler...
uzak denizlerdeki boralardan,
tayfunlardan,kasırgalardan öyküler anlattıklarında ve toprağa çakılı bizlerin
bunları asla bilemeyeceğimizi ima
ettiklerinde, belki haklıdırlar sözlerinde ama bir noktada sağırdır
söyledikleri:
çünkü hangi rüzgarı solursan solu, içine doldurabildiğin hava ancak senin
ciğerin kadardır... daha çok havayı içine
doldurmak istiyorsan ciğerinin oylumunu büyütmelisin... biz rüzgarların
kıymetini herkeslerden daha çok biliriz ve
ciğerlerimizi çatlayana kadar havayla doldurmayı... havayla büyütmeyi...
kanımızı hava ile beslemeyi... hava ile
canlanmayı... biliriz ve ustalıkla beceririz, değil mi ki, her iklimde
yaşayabiliyoruz...
dikkat ediyor musun, son fasıllarda neşemize de, şenliklerimize de aksediyor, bu
becerimiz... olanca agırnaslığımızı
ve saplanmışlıklarımızı bilerek, rüzgarlara doğru boynumuzu uzatıyoruz...
İkindiler, akşam üstleri ve geceler
rengahenk, capcanlı... kent kendini canlandıracak havayı ve esintileri
buluyor... yeni sokaklara geçit veriyor...
yeni kent nehirlerine... yeni mekanlara ve hayat stillerine... kentin köşe
bucağı, ucu kıyısı sesleniyor... bir
güz şehri olarak nam salmış olan Ankara, güzün güzelliğini bahardan-yazdan
çaldığı vakitlere bulaştırıyor... Ankara
canlanıyor... Ankara, çehresine kocaman bir gülümsemeyi yerleştirip iyimserlik,
kalenderlik meşreplerine yaslanıyor...
bendeniz gibi ruhu en koyu kasvetlerde gezenlerinizin bile içi ısınıyor kentin
bu canlı ritmine kapıldığında...
griliği ile adamı boğan bu kent artık bizlere hayat öpücükleri veriyor... Ankara
bizi baştan çıkarıyor...
Mehmet Nadir ERHAN
